ETKİNLİK, MEKAN
Bir Bozcaada Seyahatnamesi!

Bir Bozcaada Seyahatnamesi!

Bir Bozcaada Seyahatnamesi!Uzun bir süredir, buraya gezi yazısı tadında şeyler yazmak için heyecanlanıyordum. Sonunda fırsat bulup, hem biraz gezdim hem de bir gezi yazısı için gerekli şartları oluşturacak notları topladım diyebilirim. Haber bültenlerindeki “Bayram tatilini fırsat bilen tatilciler” klişesini yıkarak, biz haftalar öncesinden planlamıştık aslında Bozcaada hikayesini. Bilmeyenler ve televizyonunu yeni açanlar için kısa bir özet geçersem şayet: Geçtiğimiz sonbahardan kışa hatta bahara kadar çalıştığım Kibrit Kutusu Cafe, kafede bugüne dek çalışan tüm ekip arkadaşlarım ve içi sevgi dolu bir kafe oluşturma fikrinin asıl sahipleri Burcu Mert ve Mustafa Dermanlı ile ilk kez yollara düşecektik. MD ve Burcu Mert’in uzun yıllardır vosvos kültürüyle nice kilometreler yaptığını söylemeden geçemeyeceğim, aynı zamanda birer Bozcaada müptelası olduklarını. Bu yüzden aslında Bozcaada’yı yabancı olarak gezmedik ikisi sayesinde. Çünkü Bozcaada’nın lügatını bilen iki kişi diyebiliriz kendileri için. Neyse bu kadar ayrıntı yetmeli, artık yazının diğer kısmına geçmek için heyecanlanıyorum!

Dora’nın bir Thassos hayranı olduğunu da düşününce bizde de durumlar çok farklı olmayacak gibi sakinlik ve dinginlik konusunda. Zira Thassos Adası’nın güzelliğiyle yarışabilecek nitelikteymiş gerçekten Bozcaada, bunu öğrendim. Bizim Bozcaada hikayemiz, akşamında Assos’a yakın Sokakağzı’nda sonlanacaktı. Gezi boyunca Bozcaada’da harika lezzetler tattık diyebilirim. Bu yazıyı üşenmeyip sonlandırdığınızda zaten Bozcaada konusunda güzel bir fikre sahip olmanın yanında neler yapacağınızı ve nerelerde kalabileceğinize de deyineceğim.

Feribotla adaya yaklaşırken beyaz kireçle sıvanmış Rum evleri karşılıyor sizi tek tek. Uzaktan gerçekten bir Yunan Adası olduğunu düşünebilirsiniz. Dokusunu hiç kaybetmemiş olması, hâlâ imar izinlerine direniyor olması bile adayı mükemmel kılıyor. Ada iki mahalleden oluşuyor, Türk ve Rum Mahalleleri. Türk Mahallesi’nde turistik bir yaşamın dışında ritüel bir hayat yaşandığı için gezeceğimiz yerler Rum Mahallesi üzerine odaklı oluyor. Adaya indiğinizden itibaren öyle güzel mutluluk kaplıyor ki içinizi. Burası diyorsunuz, cennet olmalı!

Ufak meydanda ilerliyoruz, ilk hedefimiz Bozcaada’nın tek fırını olma özelliğine de sahip Çiçek Ekmek ve Pasta Fırını! Bozcaada’ya gittiğinizde ilk gitmeniz gereken yerlerden biri olmalı kesinlikle. Zira kurabiyeleri ve atıştırmalık tatlıları bir nefis diyebilirim. Sahibi Tahir abiyle tanışıyor ve kendisiyle Kibrit Kutusu Crew olarak bir hatıra fotoğrafı çekiliyoruz. Fark ediyoruz ki Ada insanı tıpkı Tahir abi gibi. Güler yüzlü, sevecen. Bozcaada sokaklarındaki cumbalı Rum evlerinin arasından geçerken fotoğraflar çekiyoruz. Kimi zaman yolun ortasında olmamıza rağmen, sokaklardaki arabalar bekliyor. İstanbul’da olsa “daaat” sesinden durulmayacak araçlar ve şöförleri sakince bizi bekliyor. Bozcaada’dan ayrılırken aklımda en çok kalanlardan biri bu oldu nice lezzetlerin dışında. Şehir yaşamındaki sabırsızlık burada yoktu. İnsanlar beklemeyi biliyordu…

Çiçek Fırını’ndan aldığımız koca paket kurabiyelerimizden atıştırmak için bir çay bahçesi buluyoruz, meydana en yakın. Çaylar geliyor, yudumluyoruz. Bir yandan daha göreceğimiz ve tadacağımız nice güzel şeyleri düşünerek, bir yandan güzel muhabbetlerle masadan kalkıyoruz. Bozcaada sokakları adeta Angelopoulos’un “Eternity and A Day” filminin finalindeki dinginliği, mutluluğu yaşatıyor insana adeta rüya içinde. Mavi ahşap sandalyeler beyaz kireçle sıvanmış kimi zaman tek kimi zaman iki katlı evlerin, meyhanelerin belki de mutluluğun çizilmiş resmidir diye düşünmeden edemedim. Maalesef ki Ada nüfusu içinde sayıca çok az Rum kalmış. Bu biraz üzüyor. “Acaba neden?” diye sormadan edemiyoruz, bulunduğumuz coğrafya ve yönetimler itibariyle…

Sonraki durağımız, Kibrit Kutusu’nu bilenlerin ve müdavimlerinin kulağına çok yabancı gelmeyecek Ada Cafe oluyor. Gelincik şerbetinin üzerine serpiştirildiği damla sakızlı muhallebi ve buzlu gelincik şerbeti masalarda bizi bekliyor. Telefonlarımızı biraz şarj edebileceğimiz –kısa süre de olsa- bir konaklama yerimiz oluyor. Doğrusunu söylemek gerekirse buzlu gelincik şerbetini çok sevmiyorum. Dağ çileği daha güzel ve daha yakın bir lezzet bana. Ama Bozcaada’ya yola çıkarken kendime verdiğim “Tüm lezzetleri sonuna kadar bitir” sözü geliyor ve gelincik şerbetimi bitirip masadan kalkıyorum. Sütlü tatlılarla çok aram olmamasına rağmen damla sakızlı muhallebi de bir hâyli lezzetliydi. Ada Cafe’ye uğradığınızda kesinlikle çeşitli lezzetleri deneyebilirsiniz. Aynı zamanda gelincik reçeli gibi kendine ait ürünleri de buradan satın alabilirsiniz.Bir Bozcaada Seyahatnamesi!

Ada Cafe’nin sahibi Semra ablayla güzel bir hatıra fotoğrafı da çekilip yolumuza devam ediyoruz. Her sokak fotoğraf çekilmek için yaratılmış adeta. Adanın girişine otobüsümüze dönüyoruz ve bir anda Kale arkasında denize girme fikri beliriyor kafamızda. Apar topar şortlanıyoruz ve kendimizi denizde buluyoruz. Çok geçmeden Akvaryum Koyu’na gitmek için denizden çıkıp hareket ediyoruz.

Akvaryum Koyu hakkında kısaca bilgi vermek gerekirse, denizin gerçekten oldukça berrak olduğu harika bir koy diyebilirim. Esasen Tenedos Koyu. Çok kalabalık olmaması bana kalırsa kendini oldukça ön plana çıkarıyor. Ama asıl güzelliği gerçekten denizinin harika olması. Bozcaada’ya yolunuz düştüğünde denize girebileceğiniz en iyi yerlerden biri olduğunu söylemeliyim. Güzel vakit geçirdikten sonra, sıradaki hedefimiz Ayazma Plajı’na doğru yol alıyoruz. Otobüsle bi’ ara yolda duruyoruz ve arkamıza Ayana ve Polente’yi alarak nefis bir hatıra fotoğrafı çektirdikten sonra Ayazma’ya devam ediyoruz. Fakat Ayazma Plajı’nın tatil nedeniyle inanılmaz kalabalık olması ve karnımızdan da artık açlık seslerini hissetmeye başlamamızdan dolayı yolumuzu Ada Camping’e doğru çeviriyoruz.Bir Bozcaada Seyahatnamesi!

Ada Camping, karavan ve çadır kampı için adadaki en ideal yer kesinlikle. İyi bir hizmet kalitesi ve yemekleri olduğunu söyleyebilirim. Kamping fiyatları da oldukça iyi geldi bana. Sanıyorum ki akşamında Sokakağzı’na gitmiyor olsak, kesinlikle konaklama lokasyonumuz Ada Camping olacaktı. Yaklaşık 2-3 saat dinlenip, hem karnımızı doyurup hem de duşlarımızı aldıktan sonra Bozcaada’ya tekrar dönmek için yola çıkıyoruz.

Bozcaada deyince akla ilk gelenlerden biri hiç şüphesiz ki üzüm ve buna bağlı olarak şarapçılık. Çamlıbağ’nın şarap tadımlarını yaptığı ufak bir mekana doğru yol alıyoruz. Bozcaada’ya yolunuz düştüğünde listenize muhakkak eklemeniz gereken yerlerden biri olduğunu söylemem gerek. Çeşit çeşit Çamlıbağ üretimi şarapları tadarken, yapımındaki üzümler hakkında bilgi alabildiğiniz çok güleryüzlü bir arkadaş size hem şarapları tanıtıyor, hem de kafanızdaki sorulara net cevaplar veriyor. 10 farklı şarap ve 1 çeşit de şarap likörü tattık. Favorim, Kuntra ve Karalahna oldu ki çıkışta bir şişe Kuntra ekledim çantama. Sebebini soracak olursanız, Kuntra ve Karalahna şarapları yüzyıllardır Bozcaada’da yetişen üzümlerden elde ediliyor olması. Yani Bozcaada yöresine ait iki farklı şarap diyebiliriz. Bu yüzden Bozcaada’dan en güzel hatıralardan biri özel bir günde içilmek adına çantamızdaki yerini alıyor. Artık Bozcaada’daki son saatlerimizi geçirirken sıradaki hedefimiz Aydoğan abinin işlettiği Aydo Cafe oluyor.

Aydo Cafe’nin esprisi şu: Yıllar önce bir müşteri Aydoğan abinin kendisine poğaçanın neli olduğunu soruyor, ardından peynirli ve sade cevabını aldıktan sonra, “Peki peynirliler neli?” deyince, Aydo Cafe’ye böyle bir geyik takılıp gidiyor. İnsanlar ne sipariş verirse versin, yıllardır poğaçaların neli olduğunu merak edip duruyor. Biz de daha tanımadan çok sevip, ısındığımız Aydoğan abiye güzel bir “Poğaçalar neli?” tezahuratı hazırlıyoruz. Ama öncesinde, nefis Aydo Burgerlerimizi mideye indirip çaylarımızın son yudumlarını alıyoruz. Artık hem sorabiliriz hem de vedalaşabiliriz. Aydoğan abiyle de vedalaştıktan sonra hadi bayramlaşalım deyip, meydanda bir de bayramlaşıyoruz. Bozcaada’nın meşhur köpeği Pakize de bizimle birlikte ki bize feribota kadar da eşlik ediyor olacak kendisi.

Feribotla geri döndükten sonra Sokakağzı’na doğru yol alıyoruz. Harika bir Assos Koyu olan Sokakağzı’nda, yıllarca Kadıköy’de mekan işletmiş bir çiftin işlettiği Son Gemi’de denize nazır bir masa ve çok güzel Ege mezeleriyle rakı bizi bekliyor. Sokakağzı Son Gemi aynı zamanda konaklayacağımız kamping alanı da olacağından, son durağımız artık. Balıklarımızı yiyip, güzel muhabbetle rakılarımızı yudumlarken denizin o güzel esintisini de yaşıyoruz. Saatler ilerledikçe çakırkeyiflik hissi de bir hâyli yoğunlaşıyor pek tabi. Çadırlara uyumaya gittiğimizde aslında gecenin daha uzun olacağı anlaşılıyor. Zira kendimizi beş dakika içinde, gecenin yarısı denizin içinde buluyoruz. Şehir yaşamında binaların yarattığı kaos ve İstanbul’daki ekolojik eşiklerin çoktan aşıldığını düşününce, Sokakağzı ikinci bir cennet oluyor bize Bozcaada’dan sonra. Sıcacık su içinde yıldızları izlemek, hem vücuttaki alkol oranını tekrardan güncelliyor ve azaltıyor hem de insana ekstra bir huzur veriyor. Gecenin şakası ise ıslak havlularla şezlonga uyumaya çalışan ben ve Mert’e esen soğuk rüzgardan geliyor!

Sabahında Son Gemi’deki açık büfe kahvaltımızdan sonra tekrar kendimizi denizde buluyoruz ki, vaktimizin geri kalanında artık öğle yemeğine kadar denizde olacağımız fikri ağır basıyor. Su altı fotoğrafları ve videolarını da eksik etmiyoruz pek tabi. Bu arada eklemeden geçemeyeceğim, su öyle berrak ve net ki; su altında eğlenceli fotoğraflar çekmek istiyorsanız uğramanız gereken yerlerden biri de hem Bozcaada hem de Sokakağzı. Pek tabi birçok yerde yapabilirsiniz bunu ama, İstanbul’a yine de en yakın bu iki saydığım yer gibi. Neyse neyse.

Öğle yemeklerimizi de yedikten sonra son duşlarımızı alıp çadırlardan toplanıyoruz. Artık gitmemiz gereken tek yer kaldı: Dutburnu. Sokakağzı’nda Son Gemi’nin olduğu sokağın en sonunda gerçek bir burunmuşcasına bir doğa harikası olan Dutburnu, Midilli’yi karşı cepheden gören enfes bir yer. Çaylarımızı yudumlarken fark ediyoruz ki, gezi boyunca nefis lezzetler tattık evet: ama içtiğimiz çaylara da bir selam çakmak gerekir. Hiç kötü çay içmedik zira. Dutburnu’nda da fotoğraf çektikten sonra Son Gemi’de vedalaşıyoruz ve İstanbul’a doğru yol alıyoruz.Bir Bozcaada Seyahatnamesi!

İki günlük bu gezimizde, Bozcaada’yı ve Sokakağzı’nı oldukça iyi bilen iki güzel insanın sayesinde az zamana çok şey sığdırarak arkamızda Sokakağzı’nı bırakarak yola koyuluyoruz. Son olarak yaban mersinli ve bal badem dondurmalarımızdan sonra İstanbul’da soluğu almak için yola koyuluyoruz. “Trafik varmış, kilitmiş” şehir efsanelerinin yanında boş bir feribot sırasıyla karşılaşınca da mutluluk kaplıyor içimizi.

Kibrit Kutusu, hayatımızın güzel bir vaktinde anılarımıza dahil olmuş ve yalnızca bir kafe değil bir aile olduğunu gezi boyunca tekrar tekrar hatırlatıyor bize. Gezi boyunca çektiğim ve çekerken insanların ne çektiğimi bir türlü anlamlandıramadığı videolardan da, birkaç saat üzerine kafa yorup kurgulayarak bir şeyler çıkardım. Sanırım işin güzel yanlarından biri buydu. Çünkü aslında ne kadar parça parça çekerken anlamsızca şeyler çekiyormuşum gibi görünse de daha ilk etapta aslında kafamda çoktan bir şeyler kurguladığımı fark ediyorum. Yani ben daha o videoları çekerken çoktan her şeyin sırası belliymiş de, müzik bile seçilmiş gibi. Halbuki öyle değil.

Yazıyı bitirirken –ki artık bitirmem gerek- kulaklığımda çalan “Mumford & Sons – I Will Wait” parçası güzel hisler yaşatıyor. Ve tabii, gelecek gezi yazımda anlattıklarımda umarım sevdiceğim Dora da olur diyorum. Bu kadar güzel yerler gezerken onun olması şart, şart, şart…

BU YAZIYI PAYLAŞMAK İÇİN BİRTAKIM ŞEYLER:

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR:

Merhaba!
Biz süt içmeyi ve gerçek sevgide mutlaka sütün de büyük payının olduğunu düşünen bir çiftiz. Burası ise, takip ettiğimiz müzik grupları hakkında haberleri, gittiğimiz etkinlikleri, okuduğumuz kitapları, ilginç bulduğumuz sanat çalışmalarını paylaştığımız bir tür sokak magazini.

Hey Douglas'dan: Pişman Değilim (Mine Koşan): […] Douglas’ın sahne alacağı MIX Festival Sesler ..

The Away Days'ten Yeni Klip: Sleep Well: […] önceden kendisini Artist’s Shit‘e de k ..

Ufuk: Görünüm olarak ilgi çekici fakat pratikte işe yaramaz bir şe ..

Lomography İpuçları #2: Diana Mini: […] Lomography İpuçları #1: La Sardina […] ..

Zaid Aljaafari'nin Rolleiflex TLR'yla Tanışın!: […] aylarda Artist’s Shit‘e de konuk ettiğ ..

Kayra & Sorgu - Ne Hale Geldi: […] Etkinlik: 90 BPM & Karaçalı & Roadside.Pic ..

The Away Days'ten Yeni Klip: Sleep Well: […] olarak “Paris” çalışmasıyla sitemizde ..

Daft Funk: umuyorum ki başına bir şey gelmeden tekrar istanbuldaki haya ..

Martin Duncan: Thanks for your support, Teodora! We're happy to have you as ..

Tophane Rıhtım'da Bubituzak!: […] 19 Ağustos iken, “Tophane Rıhtım Stüdyosu ..

Recep: Evet, dışarıdan katılımın da olabildiğinden bu yazıyı burada ..

Özge Karabıyık: Sayın yetkili, ben öğrenci değilim. Katılmam mümkün müdür? ..

Difanni: Çalışmaları oldukça başarılı. ..

Fermi: Eskilerin bir sözü vardır, sıfatı sûretine vurmuş derler. Al ..

25 Ağustos'ta Büyük Ev'de Panayır!: […] günlerde Tophane Rıhtım Stüdyosu haberinde kendile ..

Ekşi Fest'e 2 Kişilik Bilet Kazanma Şansı!: […] günlerde duyurduğumuz Ekşi Fest 2013‘e bilet ..

Zeliha ulaşaoğlu: Evet tespitleriniz çok doğru bizler de oradayız... ..

Mustafa Dermanlı: Bize "kendinizi yazsanız ne yazardınız" diye bir soru sorsal ..

Recep: Tıpkı Diana Mini'deki gibi, çektiğiniz kareden sonra ileri s ..

Osman: Çok şık, bilgilendirici ve tanıtıcı. ..

Ceren: Çoklu pozlama için filmi geri sarmak mı gerekiyor yoksa MX o ..

zelopia: Post-rock insanı ciddi anlamda dinlendiriyor.Bu grup gerçekt ..

Seda: Arctic Monkeys'i Suck It and See'den beri takip ediyorum ben ..

Recep: Yani, tabii ki LC-A kullanıyorsanız biraz basit kaçar. Bu ço ..

Setko: Çok güzel görünüyor ama bir lc-a kullanıcısı için biraz düşü ..